26.08.2026

Küresel ve Türkiye Ekonomisi Değerlendirmesi

“Küresel ekonomide belirsizliklerin derinleştiği, ulusal ekonomide ise öngörülebilirliği ve istikrarı yeniden inşa etmeye çalıştığımız son derece kritik bir kırılma sürecinden geçiyoruz. Dolayısıyla hem küresel çalkantılar hem de iç pazarda karşı karşıya kaldığımız makroekonomik zorluklar, iş dünyamızın hareket alanını ciddi şekilde kısıtlamaktadır.

Süreç göz önüne alındığında, iş dünyası olarak şu anda en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; dirençli, öngörülebilir ve maliyetleri yönetebildiğimiz bir süreçtir. Bu dengenin kurulamadığı bir ortamda, varlık göstermemiz maalesef mümkün değil. Bir sanayicinin, bir tüccarın işini sürdürebilmesi istihdamını koruyup büyütebilmesi için her şeyden önce ekonomik netlik anlamında güven duymaya ihtiyacı var.

Dünyada elbette küresel fırtınalar kopuyor; ticaret savaşları, küresel enerji krizleri özellikle içinde bulunduğumuz coğrafyada artan jeopolitik gerilimler, pazar dengelerini sarsıyor. Bunların hepsini görüyor ve takip ediyoruz. Fakat sahadaki durumu sadece bu dış etkenlerle açıklamak yeterli değil. Biz iş dünyası olarak derin bir ekonomik krizle karşı karşıyayız.

2022’den bu yana devam eden yüksek enflasyon ve yüksek enflasyona çözüm olarak uygulanan yöntemlerden biri olan döviz kuru üzerindeki baskılar ve finansman maliyetlerinin geldiği seviyeler, işletmelerimizin omuzlarına gerçekten taşınması güç bir yük bindirmiş. Özellikle üretici ihracatçılarımızı rekabet edemez duruma getirmiştir.

Şu anda iş dünyası açısından üretim yapmakla finansal yatırım yapmak arasındaki denge bozulmuş durumdadır. Bugün bir üreticimiz yeni yatırım yapmak, yeni bir makine almak, kapasitesini artırmak istediğinde; yüksek finansman maliyetiyle, artan işletme giderleriyle ve birçok riskle karşı karşıya kalıyor.

Baktığımızda veriler de bunu destekliyor.  Ağustos ayında imalat sanayi kapasite kullanım oranı yüzde 73.5'a geriledi. Daha önemlisi, geleceğe ilişkin en kritik gösterge olan yatırım mallarında kapasite kullanımı yüzde 69,7'ye, düştü. Fabrikalar çalışıyor; ancak giderek daha büyük bir bölümü atıl kapasiteyle üretim yapıyor. İmalat sanayii 27 aydır daralma bölgesinde yer alıyor. Ama aynı sermayeyi mevduatta değerlendirdiğimizde, daha az riskle üretmek ya da ticaretten elde edeceğimiz gelirin çok üzerinde bir gelir elde ediliyor. Yani bugün geldiğimiz noktada uygulanan ekonomik sistem neredeyse ticaretten, üretimden vazgeçmeyi ödüllendiren bir teşvik sistemi oluşturmuş durumda.

Üretmekten çok mevduatta beklemek, yatırım yapmaktan çok faize park etmek daha rasyonel görünüyor. Sermaye üretime değil bilançolara, makinelere değil mevduata yöneliyorsa, bunun adı dezenflasyonun yan etkisi değil, ekonominin yön değiştirmesidir. Yani iş yapmayan üretmeyen ödüllendiriliyor. Eğer bir üretici yatırım yapmak yerine parasını faizde tutmayı daha mantıklı buluyorsa, sorun sadece yüksek faiz değildir.  Ekonomide üretimin cazibesi zayıflıyor demektir.

Oysa mevduat ne istihdam ne ihracat ne yatırım üretebilir. Elbette enflasyonla mücadele edilmeli, fiyat istikrarı sağlanmalı. Ancak bunu yaparken üreticiyi ve yatırımcıyı sistemin dışında bırakmamalıyız. Enflasyonun gerilemesi olumlu. Ancak sanayi üretimindeki zayıflama ve temmuz ayında 47,7 seviyesinde gerçekleşen pmı oranları (satın alma yöneticileri endeksi), imalat sektöründe daralmanın sürdüğünü gösteriyor. Yani fiyat istikrarı konusunda ilerlerken, üretim tarafındaki kırılganlığı da göz ardı etmemeliyiz.

Sermayenin yönünü belirleyen şey, sadece faiz değil; üretim yapmanın ne kadar mümkün ve ne kadar cazip olduğudur. Bizim beklentimiz, tasarrufların yeniden fabrikalara, makinelere, Ar-Ge ve teknolojiye yani yeni yatırımlara yöneldiği bir ekonomik ortamın sağlanmasıdır. Bizler artık pansuman tedbirler yerine üretimin ve ticaretin mantığını yeniden kuracak radikal yapısal reformların hayata geçirilmesinin daha sürdürülebilir olacağına inanıyoruz. Gelişmiş pazarlarda tutunabilmenin yolu sadece düşük işçilik maliyetleri, kur ayarlamaları ya da geçici finansman imkanlarıyla rekabet etmek olamaz. Eğer küresel arenada kalıcı olmak istiyorsak; üretimde yüksek katma değere, ürünlerimizde markalaşmaya, özgün tasarıma ve yenilikçiliğe odaklanmak zorundayız.  Bunun için de ciddi desteklere ihtiyacımız var.

Ekonomi ile İlgili İş Dünyasının Görüşleri

Son zamanlarda iş dünyasının çatı kuruluşlarından gelen açıklamalara baktığımızda dikkat çekici bir ortak tablo görüyoruz. Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanımız Mustafa Gültepe, mevcut ekonomi politikalarının üretim üzerindeki baskısını dile getirerek yeni bir yaklaşım ihtiyacına işaret ediyor. Ayrıca ihracatın korunması için en azından kurun enflasyon oranında artması gerektiğini vurguluyor.

MÜSİAD Genel Başkanı Sayın Burhan Özdemir, sıkı para politikasının tek başına yeterli olmayacağını, üretim odaklı yeni bir döneme geçilmesi gerektiğini vurguluyor.  TOBB Başkanımız Sayın Rifat Hisarcıklıoğlu ise özellikle krediye erişim ve finansman maliyetleri konusunda bankacılık sektörüne önemli çağrılarda bulunuyor.

Aslında verilen mesaj ortak. Bugün iş dünyasının talebi, enflasyonla mücadeleden vazgeçilmesi değildir. Talep edilen; fiyat istikrarı hedefinden uzaklaşmadan, üretimi, yatırımı, ihracatı ve istihdamı daha güçlü destekleyecek dengeli bir ekonomik zeminin oluşturulmasıdır. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey; enflasyonla mücadele ile üretimi birbirinin alternatifi olarak görmek değil, birbirini tamamlayan iki hedef olarak değerlendirmektir. Kısacası iş dünyası denge istiyor.

Küresel Rekabet ve Kur Politikaları

Tam da bu noktada, küresel pazarlardaki gelişmelere son veriler ışığında bakmak gerekiyor. S&P Global’in (Standard & Poor’s) son PMI verileri, küresel ticaretteki yavaşlamanın sürdüğünü gösteriyor. İmalat sanayinde yeni ihracat siparişleri endeksi de son 6 ayın en sert düşüşünü kaydetti.

Diğer taraftan, büyük sanayi ülkeleri değişen rekabet koşullarına karşı kendi üreticilerini koruyacak yeni politikalar geliştiriyor. Fransa Strateji ve Yüksek Planlama Komisyonu’nun son raporuna göre, Almanya ihracatının yüzde 32’si, Fransa ihracatının ise yüzde 26’sı Çin kaynaklı rekabet tehdidi altında. Avrupa sanayisinin rekabet gücünü koruyabilmesi için euronun değerine ilişkin politikalar dahi tartışılıyor. Benzer bir değerlendirme Türkiye için de gündeme geliyor.  Goldman Sachs ekonomistleri, dış dengenin desteklenmesi açısından TL’nin daha hızlı değer kaybetmesine izin verilebileceğini belirtiyor. Tüm bu gelişmeler bize gösteriyor ki küresel rekabet yeni bir döneme giriyor. Türkiye olarak bizim de bu değişimi doğru okumamız gerekiyor. Enflasyonla mücadeleden taviz vermeden, ihracatçımızın dış pazarlardaki rekabet gücünü koruyacak dengeli politikaların geliştirilmesi büyük önem taşıyor.

Sanayi Destek Paketi

Bu doğrultuda ekonomi yönetiminin de şartlar dahilinde çalışmalarını destek paketlerini yakından takip ediyoruz. Geçtiğimiz ay açıklanan sanayi destek paketi iş dünyamıza bir nebze de olsa hareket kabiliyeti sağlayacak diye düşünüyorum. Sadece bizim değil tüm odalarımızın dile getirdiği iş dünyasının sorunlarına yönelik konuların bu şekilde karşılık buluyor olması da memnuniyet verici. Söz konusu imalat sanayine yönelik yeni finansman desteklerini ve Yatırım Taahhütlü Avans Kredi Programı'nın kapsamının genişletilmesini, iş dünyamızın beklentilerine karşılık veren önemli bir adım olarak değerlendiriyoruz. Benzer adımların da devam etmesini bekliyoruz.  Bu anlamda yeni nefes kredisi paketine de ihtiyacımız var. Ancak desteklerin yalnızca açıklanması değil, üreticinin ihtiyaç duyduğu anda, erişilebilir olması da önemli.

Finansmana Erişim Kredi Süreçlerindeki Zorluklar

Bu finansmana erişimin az önce bahsettiğim şekilde iş dünyasını tam anlamıyla destekler pozisyonda olmadığını sahada tecrübe ediyoruz. Biz bu finansman süreçlerinin öngörülebilir, makul maliyette ve şeffaf bir şekilde yürütülmesini istiyoruz.

Ancak üyelerimizden gelen geri bildirimler, krediye erişimde yaşanan zorlukların yalnızca kredi değerlendirme süreçleriyle sınırlı kalmadığını; teminat değerleme aşamalarında da işletmeler üzerinde ciddi maliyetler oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle kredi başvurularında teminat olarak gösterilecek taşınmazların ekspertiz süreçlerinde uygulanan çoklu rapor zorunluluğu, işletmeler açısından önemli bir yük haline gelmiştir. Belirli tutarın üzerindeki teminatlarda iki ayrı ekspertiz raporu talep edilmesi, her bir rapor için ayrı ücret ödenmesini zorunlu kılmakta; ekspertiz bedellerinin yüksek seviyelere ulaşması nedeniyle daha kredi onayı alınmadan işletmeleri ciddi maliyetlerle karşı karşıya bırakmaktadır. İki rapor arasında farklılık oluşması halinde üçüncü bir ekspertiz raporunun istenmesi ise bu maliyeti daha da artırmaktadır.

Bunun yanında, tüm değerlendirme ve ekspertiz süreçleri tamamlandıktan sonra kredi başvurularının çeşitli gerekçelerle olumsuz sonuçlanabilmesi, üstelik ret kararına ilişkin yeterli açıklama yapılmaması, işletmeler açısından hem maddi kayba hem de belirsizliğe neden olmaktadır. Bu durum, finansmana erişim sürecini zorlaştırırken, yatırım ve üretim planlamasını da olumsuz etkilemektedir. Bu süreçlerin kredi maliyetlerini artıran uygulamaların gözden geçirilmesi, ekspertiz süreçlerinin hızlandırılması, kredi değerleme mekanizmalarında firmaların doğru bilgilendirilmesi finans sitemine duyulan güveni artıracaktır. Oda olarak üyelerimizden gelen bu haklı talepleri ilgili kurumlar nezdinde gündeme taşımaya ve çözüm üretmeye devam edeceğiz. Biz her zaman sahada ve üyelerimizin yanındayız.

Sakarya’nın Ekonomik Görünümü

Öncelikle Sakarya'nın kişi başı gayrisafi yurt içi hasıla sıralamasına baktığımızda, son yıllarda istikrarlı bir yükseliş görüyoruz. Sakarya, 2020 yılında kişi başı GSYH bakımından Türkiye'de 20'nci sırada yer alırken, son açıklanan TÜİK verilerine göre 15'inci sıraya yükseldi.

Gelir göstergelerindeki bu olumlu seyrin yanında, ekonomik yapımızın sektörler arasındaki değişimini de doğru okumamız gerekiyor. Tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörünün Sakarya GSYH'sı içindeki payı 2014 yılında %8,1 iken 2024 yılında %4,85'e geriledi. Son on yılda yaşanan bu belirgin düşüş, Sakarya ekonomisinde sanayi ve hizmet faaliyetlerinin ağırlığının artmasıyla birlikte tarımın göreli payının azaldığını gösteriyor. Dolayısıyla tarımda verimliliği, katma değeri ve üretici gelirini artıracak çalışmalara duyulan ihtiyaç önemini koruyor.

Firma dinamiğine baktığımızda 2026 yılının ilk 7 ayında Sakarya’da 605 yeni şirket kuruldu. Geçen yılın aynı döneminde bu sayı 544’tü. Yani yaklaşık yüzde 11’lik bir artış var. Aynı dönemde kapanan şirket sayısının 107’den 96’ya gerilemesi de olumlu bir gelişme.

Gerçek kişi ticari işletmelerinde de benzer bir hareketlilik görüyoruz. İlk 7 ayda 180 yeni işletme kurulurken, geçen yıl bu sayı 152’ydi. Bu veriler bize şunu gösteriyor: Sakarya’da üretim kapasitesi kadar girişimcilik iştahı da güçlü. Diğer taraftan reel sektördeki bu hareketliliğin sürdürülebilirliği açısından finansman göstergeleri de büyük önem taşıyor. Bu doğrultuda Sakarya’da toplam nakdi krediler son bir yılda 142,5 milyar liradan 213,6 milyar liraya yükseldi. Ancak aynı dönemde takipteki alacakların 3,3 milyar liradan yaklaşık 6 milyar liraya çıkması, finansmanın geri ödeme tarafındaki baskının da arttığını gösteriyor. Özellikle takipteki kredilerin toplam krediler içindeki payının yüzde 2,3’ten yüzde 2,8’e yükselmesi, işletmelerimizin finansman maliyetleri ve geri ödeme koşulları açısından rahat olmadığının da kanıtı.

Sektörel olarak baktığımızda tarım ve balıkçılık ile toptan ticaret en yüksek kredi hacmine sahip sektörler. Enerji ve inşaatta ise kredi hacmindeki artış dikkat çekiyor. Buna karşılık, özellikle turizm sektöründe de takipteki kredilerde yükseliş söz konusu.

Mevduat tarafında da güçlü bir büyüme görüyoruz. Toplam mevduat 128 milyar liradan 165,5 milyar liraya yükseldi. Son aylarda TL mevduatlarında artış, döviz mevduatlarında ise gerileme yaşanması, tasarruflarda TL lehine bir değişim olduğunu gösteriyor.

Bir diğer önemli gösterge ise istihdamda hareketlilik. 2026 yılının ilk 7 ayında İŞKUR aracılığıyla 17 bin 37 kişi işe yerleştirildi.  Bu sayı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 4,2 arttı. Kadınların işe yerleştirilmesi %7,3, gençlerin işe yerleştirilmesi %2,5, engelli işe yerleştirmeleri de %8,6 arttı. Bu artışlar da olumlu bir tablo ortaya koyuyor.

Ancak buradaki önemli bir nokta ise; yükseköğrenim mezunlarının işe yerleştirilmesi %4,3 azalarak 3 bin 3 kişiye geriledi. Bu gerileme, nitelikli iş gücü ile işletmelerimizin ihtiyaçları arasındaki uyumu daha fazla güçlendirmemiz gerektiğini gösteriyor. Dolayısıyla Sakarya’nın önümüzdeki dönemde sadece daha fazla istihdam değil, daha nitelikli ve sürdürülebilir istihdam üretmesi anlamına geliyor. Genel olarak baktığımızda Sakarya; kişi başı gelir sıralamasında yükselen, üretim gücü ile öne çıkan, yeni şirket kuruluşlarının arttığı ve iş gücü talebinin canlı kaldığı güçlü bir ekonomik yapıya sahip.

Ancak önümüzde bazı önemli başlıklar var. Tarımın ekonomideki payının gerilemesi, takipteki kredilerdeki yükseliş ve nitelikli iş gücü ile işletmelerimizin ihtiyaçları arasındaki uyum bu başlıkların en önemlileri. Bu da önümüzdeki dönemde nerelere odaklanmamız gerektiğini net bir şekilde ortaya koyuyor.

Yarına Yön Ver Projesi

26. Meslek komitemizin girişimleriyle mobilya sektörüne yönelik olarak başlayan ve sonrasında odamızca tüm sektörleri ve meslek komitelerini kapsayacak şekilde geniş bir çalışmaya dönüştürdüğümüz “yarına yön ver” projemizdeki çalışmalarımız devam ediyor.

Geçen ay proje ile ilgili tanıtım videomuzu sizlerle paylaşmıştık. Bu ay sosyal medya mecralarımızdan mesleki eğitimi özendirme ve meslek liseleri ile ilgili videolarımızı da paylaştık

Projeyi, İl Millî Eğitim Müdürlüğümüz ve İŞKUR ile daha önce imzaladığımız iş birliği protokolü kapsamında ilerletiyoruz. İlk aşamada işletmelerimizin mevcut ve geleceğe dönük personel ihtiyaçlarını ve ihtiyaç duyulan yetkinlikleri belirlemek üzere bir saha araştırması gerçekleştireceğiz. Pilot sektör olarak da projenin çıkış noktası olan mobilya sektörünü belirledik.

Araştırma sonucunda ortaya çıkan ihtiyaçlar doğrultusunda, ilgili kurumlarımızla birlikte sektörün ihtiyaç duyduğu eğitim ve mesleki gelişim çalışmalarını da hayata geçireceğiz. Okulların açılmasıyla birlikte ise sektörlerimizin rol modellerini gençlerimizle buluşturacağımız öğrenci-sektör buluşmalarını başlatacağız. Böylece işletmelerimizin ihtiyaç duyduğu nitelikli insan kaynağını doğru şekilde tespit eden, buna uygun eğitimleri geliştiren ve gençlerimizi sektörlerle doğrudan buluşturan uçtan uca bir çalışma modeli oluşturmayı hedefliyoruz.